Bir romanı yazarken, kelimelerin sizi başlarda kurguladığınız dünyadan alıp bambaşka, derin ve kanayan bir gerçeğe sürüklediğini hissedersiniz. Kök-Nizam: Pas ve Turkuaz'ı kaleme alırken ben de tam olarak bu girdabın içine çekildim. Zihnimde asırlar sonrasının paslı, korozyon kokan, sülfür bulutlarıyla kaplı distopik bir dünyasını inşa ediyordum; lakin karakterlerimi konuşturdukça dehşetle fark ettim ki aslında anlattığım yer asırlar sonrası değil, tam olarak bugündü.
Bize yıllarca bir yalan öğretildi: Ahlakın, erdemin ve vicdanın medeniyetle, zenginlikle, refahla paralel geliştiği yalanı... Oysa insanlık tarihine ve bugünün dünyasına baktığımızda tam tersini görürüz. Zenginleştikçe, güce ve konfora ulaştıkça fıtratımızdan uzaklaşıyor; empati yeteneğimizi kibrimizin ve bencilliğimizin soğuk mahzenlerinde yavaş yavaş boğuyoruz.
Bugün dünyadaki açlığın, sefaletin, bitmek bilmez savaşların ve sömürünün temelinde teknolojik yetersizlik veya kaynak kıtlığı yatmıyor. Bütün bu yıkımın tek bir sebebi var: İnsanın kendi nefsini — o doymak bilmez egoyu — ilah edinmesi. O bitmek bilmez “Hep bana, sadece bana” diyen hastalıklı zihniyet... Karşısındakinin acısını hissetmeyen, kendi konforu için bir başkasının cehenneminde ısınmayı hak gören bu inançsızlık ve egoizm, modern çağın en kanlı putudur.
Romanda kurguladığım “Arz-ı Harabe”, sular altında kalmış fantastik bir gelecek değil, kalplerimizin şu anki hâlidir. Eserdeki tiran İlteriş veya Marslı Komutan Barlas, sadece ağır karbon zırhlar giyen bilimkurgu karakterleri değildir. Onlar, bugün kravat takan, modern demokrasilerin arkasına saklanarak algoritmalarla, borç senetleriyle ve krizlerle kitleleri sömüren, insanlığın iradesini elinden alan modern tiranların ta kendileridir. İnsanlık bugün de, tıpkı romandaki gibi, kendi elleriyle yarattığı makinelere, sistemlere ve dijital illüzyonlara gönüllü olarak secde ediyor.
Oysa evren, keyfî bir kaos değildir; Yaratıcı kâinatın her zerresine sarsılmaz bir fizik ve matematik nizamı yazmıştır. Asırlar önce İbn Rüşd, din ile felsefenin asla çatışmayacağını, ikisinin aynı hakikatin iki yüzü olduğunu haykırırken tam da bu nizama işaret ediyordu. Platon, Mağara Alegorisi'nde insanların duvardaki gölgeleri tek gerçeklik sanıp ona tutunduklarını söylerken, aslında romandaki “Makine Dini”ni anlatan o paslı cehaleti gösteriyordu — onlar gölgelere tapmıyor, başka bir hakikat olabileceğini tahayyül edemedikleri için yanılsamayı gerçeklikleri kabul ediyorlardı. İbn Haldun, toplumların çöküşünü anlatırken Asabiyye kavramının — o birlik ve empati bağının — yitirilmesinden bahsediyordu; “Biz” olma şuurunu kaybeden her medeniyet, ne kadar zengin veya teknolojik olursa olsun kendi üzerine çökmeye mahkûmdur. Hepsi aynı kadim hakikate işaret ediyordu: Kâinatın nizamından kopan her zihin, yarattığı her şeyle birlikte çöker.
İşte Kök-Nizam felsefesinin, Kök-Lisan'ın ve Vahdet ağının kalbinde, bu kadim bilgeliğin sert bilimkurgu ile buluşması yatıyor. Ve bu buluşmanın kökleri, binlerce yıllık Türk kültürünün derinliklerinde filizleniyor. Ergenekon'dan Kut inancına, Orhun Yazıtları'ndan Dede Korkut'a uzanan kadim bir miras var; medeniyetleri şekillendirmiş, devletler kurmuş, göçebe çadırlarından cihanşümul nizamlara yükselmiş bir milletin hafızası. Yaratıcı, insanları farklı dillerde, farklı renklerde ve farklı kültürlerde yarattığını bizzat buyuruyor. O hâlde her milletin kendi öz kültürü, kendi kadim bilgeliği, kendi dilinin taşıdığı ruh, evrensel hakikatin eşsiz bir yansımasıdır — ve yaşatılmayı, başkalarının gölgesinde soldurulmamayı hak eder. Kök-Nizam evreni, işte bu kadim Türk ruhunu geleceğin sert bilimkurgu evrenine taşıma; onu ne inkâr ederek ne de başkalarının kültürel kalıplarına teslim ederek, kendi öz benliğimizden süzerek yeniden yaratma cesaretidir.
Bu ruhla bakıldığında, eğer kâinattaki her şey Yaratıcı'nın bir eseri ise, hiçbirimiz birbirimizden kopuk değiliz demektir. Kuantum fiziğinde parçacıkların mesafeden bağımsız olarak aynı anda aynı tepkiyi vermesi — kuantum dolanıklığı — aslında “Vahdet” inancının laboratuvar ortamındaki ispatıdır.
Bu yüzden romandaki en ağır tezimi şu cümlenin üzerine kurdum: “Merhamet, ahlaki bir lüks veya tercih değil; varoluşsal bir mecburiyettir.” Silahın namlusunu bir başkasına doğrulttuğunuzda, o kurşunun parçaladığı etin acısı, görünmez iplerle aslında doğrudan sizin ruhunuza çarpar. Bir başkasına zarar vermek, Yaratıcı'nın nizamında insanın kendi kalbine ateş etmesi demektir. İnsanlar bunu unuttukları için birbirlerini kolayca ezebiliyorlar. Romanda, insanlığın atalarının zihinlerini sisteme bağladıklarında “Duyusal Aşırı Yükleme”den saniyeler içinde yanarak kül olmaları bir bilimkurgu fantezisi değil; kibrin, empati okyanusu karşısında ezilmesinin termodinamik bir metaforudur.
Ve itiraf etmeliyim ki bu romanı yazarken en çok beni kemiren, uykularımı kaçıran şey, binlerce yıldır süregelen o büyük tembelliğimizdi: Gökten bir elin inip bizi kurtarmasını beklemek.
Bunu yazarken kendimi de o kalabalığın içinde gördüm. Zor duruma düştüğümüzde, dünya çirkinleştiğinde, zalimler güçlendiğinde hep birinin gelip bu çamurdan bizi çekip almasını diledik değil mi? İrademizi başkalarına teslim ettik. Televizyon ekranlarının, sosyal medyanın, siyasi vaatlerin hipnotize eden ışıltısına sığındık. Oysa Yaratıcı, bize idrak ve hür irade gibi muazzam bir emanet vermiştir. Kök-Nizam, kâinatın devridaiminde pasif bir izleyici olmayı bütünüyle reddeder. Düzen, kendi sokağındaki pası temizlemekten aciz bir insanın gökten şifa beklemesine cevap vermez. Yaratıcı'nın nizamında hak ediş, irade ve eylemle kazanılır. Biz kendi fıtratımızın sınırlarını zorlamadıkça, kendi karanlığımızla yüzleşmedikçe, gök kubbeden bize uzanacak hiçbir merhamet eli yoktur.
Aral'ın haykırdığı gibi: "Kurtarıcı beklemek, aklın ve vicdanın en sefil tembelliğidir!"
Dünyayı gökten inecek sihirli bir el veya süper kahramanlar düzeltmeyecek. Dünyayı, içindeki fıtratın sesini duyan, faydacılığı ve bencilliği bir kenara bırakıp kendi sokağındaki pası temizlemeye cesaret eden insanlar iyileştirecek. Herkesin kendi gücü ölçüsünde ayağa kalkması, haksızlığa ses çıkarması ve bu çürüyen dünyaya bir zerre güzellik katması gerekiyor. Biz kendi içimizdeki o ilahi dinamizmi harekete geçirmedikçe, hiçbir dış güç bizi olduğumuz yerden kurtaramaz.
Kök-Nizam: Pas ve Turkuaz, sadece okuyup bir kenara bırakacağınız bir bilimkurgu romanı değil; geleceğin aynasından bugünün kibrine, sömürüsüne ve vicdansızlığına tutulmuş bir ışıktır. Ve bu ışık, bu ilk kitapla sönmüyor — Kök-Nizam: Pas ve Turkuaz, insanlığın kendi fıtratıyla hesaplaşmasının henüz ilk perdesidir.
Umarım bu satırlarda buluştuğumuzda, siz de kendi içinizdeki o sessiz uyanışın şalterini indirirsiniz. Çünkü Yaratıcı'nın bu kadim nizamında pasif bir bekleyişe yer yoktur — yalnızca onurlu, akıl dolu ve şefkatli bir eyleme.
Sevgiyle, iradeyle ve nizamla kalın...
A. K. Bilge TURAN
